Atatürk, aile ve çocuk sevgisi

ATATÜRK, AİLE VE ÇOCUK SEVGİSİ

Büyük önder Atatürk aile kavramına büyük önem vermiştir. Toplumun temelini oluşturan aile toplumların hayatında çok önemli bir yere sahip olmuştur. Bireylerin şahsiyetlerini belirleyen aile,toplumun ortak değerlerinin bireye aktarıldığı bir kurumdur. Bireylerin gelişiminde ve toplumla bütünleşmesinde önemli bir yere sahip olan sevgi, paylaşma, dayanışma, güvenlik duygularının tatmininde aile önemli bir yere sahip olmuştur. Aile toplumun en küçük birimidir.

Sosyal hayatın kaynağının aile hayatı olduğunu ifade eden Atatürk evliliğin önemi ve gerekliliği üzerinde her zaman ısrarla durmuş ve çevresindekilere mutlu bir evlilik yapmalarını öğütlemiş “ mesut edebilecek herkes evlenmelidir… Çoluk çocuk sahibi olmalıdır…” demiştir. Ailenin bir hayat arkadaşlığı ve aynı zamanda bir şeref ortaklığı olduğunu ifade eden Atatürk ailede eşlerin eşit haklara sahip olduğunu belirtmiştir. Ayrıca “Karakter ve ah!akımıza uygun eş arayalım ve onunla evlenme şartlarını açık ve kesin olarak kararlaştıralım”.  demiştir.

Ailenin birey üzerindeki etkisi çok güçlü ve çok yönlüdür. Ailenin çok önemli bir ferdi olan anne, sadece çocuğun yetişmesinde değil aynı zamanda aile içinde yer alan bireyler arasında da sağlıklı ilişkilerin kurulmasında çok önemli bir konuma sahiptir. Kadının iyi eğitilmiş, aydın, feyizli, bilgi olması önemlidir. Aile içinde kadına büyük sorumluluklar düşmektedir. Aile içinde yeterli ilgi ve şefkat görmüş olan sevinç ve üzüntülerini ailedeki diğer bireylerle paylaşmayı öğrenmiş olan, kendine güvenen bireylerin hayatı boyunca karşılaşacağı sorunlarla başa çıkması çok daha kolay olacaktır.

Çocuğun topluma hazırlanması aile içinde başlar ve burada toplumun kültürü öğretilir. Toplumda var olan değerleri , gelenek ve görenekleri öğrenir. Yapılmış olan çalışmalar suç işleyen bireylerin çoğunun ailelerinde de bazı problemlerin olduğunu ortaya koymuştur. Aile içinde sağlıklı ilişkilerin kurulması iyi bir eğitime sahip olunması anne ve babanın aile içinde ve dışında karşılaşabilecekleri sorunları çözümleyebilmelerine katkı sağlamaktadır.

Atatürk konunun önemini fark ederek kadının iyi eğitilmesini, sosyal yaşamda aktif rol almasını isteyerek bunun Türkiye’nin sosyal yapısında sağlayacağı yararları şu sözlerle ifade etmiştir: “Şunu söylemek istiyorum ki, kadınlarımızın umumi vazifelerinde üzerlerine düşen hisselerden başka kendileri için en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletli bir vazifeleri de iyi anne olmaktır. Zaman ilerledikçe,ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli özellikler taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.” Atatürk, Türkiye’nin yeniden kurulmasında ailenin önemini de şu şekilde ifade etmiştir”… uygarlığın, ilerlemenin kaynağı aile yaşamındadır. Eksik bir aile yaşamı, mutlaka belli bir toplumsal, ekonomik ve politik zayıflama doğurur”.

Atatürk çocuk terbiye ile ilgili olarak da şunları söylemiştir: “ ailelerde öteden beri çok kötü bir alışkanlık var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar lafa  karışınca “ büyüklerin konuşmasına karışma” der, sustururlar. Ne kadar yanlış hatta zararlı bir hareket. Halbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidir.

Böylece hem hatalarını düzeltmeye imkan bulur, hem de ilerde yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da Başkalarının samimi düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisi ile beraber doğruya iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar, çocuk terbiyesinde, ana kucağından en yüksek ğ ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu suretledir ki çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve mükemmel birer insan olurlar”.

Atatürk, Milli Mücadele boyunca cephede savaşmış, cephe gerisinde görev almış, sırtında cephane taşımış, dernekler kurarak mitingler düzenlemiş yabancı devletlerin dikkatlerini çekmek için bildiriler yayınlamış olan Türk kadını ile ilgili olarak “Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde mesaisi zikretmek imkanı yoktur ve dünyada hiçbir kadın, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi halasa ve zafere götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım” diyemez demiştir. Böylece Atatürk Türk kadınının dünya kadınları arasındaki özel konumuna vurgu yapmıştır.

Türk kadını Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu inkılaplar sayesinde siyasi sosyal, kültürel, ekonomik ve hukuk alanlarında önemli haklara sahip olmuştur. Türk kadınının çağdaş düzeye ulaşabilmesi için gerçekleştirilen inkılaplardan bazıları şunlardır: 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu, 1926 yılında kabul edilen Medeni Kanun ve kadınlara siyasal haklar tanıyan kanunlar. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Türk kadınının eğitim durumu çağdaş bir seviyeye çıkarılması amaçlanmıştır. Türk kadınının eğitimi konusunda Tanzimat döneminde (1839-1876) bazı adımlar atılmakla birlikte bu konudaki asıl önemli gelişmeler Atatürk’ün hayata geçirdiği inkılaplar ile gerçekleşmiştir. Medeni Kanun ile de kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Siyasal alanda da 1930 yılında belediye seçimlerini, 1933 yılında köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa, 1934 yılında da millet vekilleri seçimlerine katılma hakkı tanınmıştır.

Çağdaş yaşam, bütün özellikleri ile toplumun tamamını kadın ve erkeği ayırt etmeksizin, herkesi kapsamak zorundadır. Bunlardan birinin ihmal edilmesi çağdaşlaşmanın eksik kalması ve hedefe ulaşılamaması anlamına gelir. Atatürk bu konudaki görüşlerini şöyle dile getirmiştir: “Bir sosyal topluluk, bir millet erkek ve kadın iki tür insandan oluşur. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını geliştirelim, diğerini müsamaha edelim de, kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun? Mümkün müdür ki, bir camianın yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı gökyüzüne yükselebilsin. Şüphe yok, gelişmenin adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraber arkadaşça atılmalı ve gelişme ve yenilik alanında birlikte bir tavır almak gereklidir. Böyle olursa inkılap başarılı olur.” Türk kadını Cumhuriyetin de verdiği imkanlar ile çağdaş düşünmeli, çağdaş hareket etmeli ve dünya kadınından daha fazla çaba harcamalıdır. Hayat yolunda ailesi ile birlikte ve beraberce ülke kalkınmasını sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik alanlarda doğrudan katkı sağlamalıdır.

Atatürk çocuklara karşı her zaman büyük şefkat ve sevgi göstermiştir. Sevdiği kişiler hangi yaşta olursa olsunlar “ çocuk” diye hitap etmiştir. Atatürk milletin geleceğini çocuklar ve gençlerde görmüştür. Atatürk çocuklarla yakından ilgilenmiş, kimsesiz ve öksüz çocukları himayesine almış ve bir çok çocuğu da evlat edinmiştir.

Çocuklara karşı beslediği sevgisini ve onlara verdiği değeri her zaman ifade eden Atatürk, “Çocukluk ne güzel, çocuklar ne sevimli, ne tatlı yaratıklar değil mi En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misiniz? Riyakarlık bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamaları…” diyerek çocukların temiz ve samimi duygularına olan inancını dile getirmiştir. Atatürk bir gün bahçede çimenler üzerine oturunca Ülkü hemen koşup : “Kalk Atatürkçüğüm hasta olacaksın oturma buraya” diye Atatürk’ü kaldırır, bu durum Atatürk’ün çok hoşuna gider ve : “Ne duygulu çocuk kim olduğumu bilmediği halde nasıl seviyor” demiştir.

23 Nisan 1920’de açılmış olan TBMM’nin açılış tarihi olan 23 Nisanın Ulusal Egemenlik Bayramı olmasının yanı sıra Çocuk Bayramı olarak kutlanması, Atatürk’ün çocuklara verdiği değerden kaynaklanmıştır. Her 23 Nisan’da Himaye-i Etfal Cemiyetinden çocuklar Çankaya’ya gelmişler ve Atatürk tarafından karşılanmışlardır. Ayrıca Atatürk bunlara Cumhurbaşkanlığı otomobillerini tahsis ederek düzenlenecek alayda çocukların otomobille gezmelerini sağlamıştır. Atatürk gittiği her yerde eğer çocuklara rastlarsa onlarla sıkılmadan, yorulmadan ilgilenmiş, ellerine kağıt kalem verdirerek yaşlarına göre ya matematik, ya da güneş dil teorisine dair sorular yönelterek mutlu olmuştur.

Atatürk tarafından himaye altına alınıp okutulan Yalova’lı Sığırtmaç Mustafa Atatürk ile karşılaşmasını şöyle anlatmıştır:

“0 zaman daha sekiz yaşında idim. 1929 yılının yaz ayları içinde (15 Eylül) bir gündü… Sığırları otlata otlata çiftliğe geliyordum. Derken, uzakta yirmi kadar atlı belirdi… En öndeki atlı bana doğru geliyordu. Yaklaşınca atından indi; çiftliğe nereden gidildiğini soruyordu.

Elimle işaret ettim:

-Siz, yanlış yoldan gelmişsiniz… Çiftliğin yolu, şuradadır! Bu atlı, benden adımı öğrenmek istedi:

- Mustafa! diye cevap verince gülümsedi:

- Benim de adım Mustafa… Demek adaşız! Sonra birdenbire:

-Gazi’yi tanır mısın? diye sordu.

-Tanımam! dedim.

-Onu sever misin?

-Severim!

-Niçin seversin?

-Paşa olduğu için severim!

Tekrar gülmeye başladı. Ben, cılız, çelimsiz, hasta bir çocuktum.”Bu adam, benimle eğleniyor galiba…” dedim. Fakat o, sorgularının arkasını kesmiyordu; bir aralık sordu:

-Sen, ne iş görürsün?

-İşte şu gördüğün sığırları güderim!

-Ne kazanırsın?

-Ayda üç lira…

-Peki, söyle bana, ayda üç lira, senede kaç lira eder?..

Kendisinin ve yanındakilerin yardımıyla, ayda üç liranın bir senede ne ettiğini hesaplayarak cevap verdim:

-Otuz altı lira eder!

-Sana bu otuz altı lirayı versem, ne yaparsın?

-Hiç!. ..Almam ki…

-Neden almıyorsun?

-Otuz altı lira çok para…

Sonra biraz düşünerek ekledim:

-Neden aldın? diye sorarlar…

Tanımadığım yolcu, tekrar gülümseyerek:

-Aferin oğlum, dedi, böyle olmalı… Fakat bu parayı yol gösterdiğin için veriyorum sana! Kimse bir şey demez!

Hala benimle alay edildiğini sanıyordum. Otuz altı lirayı kabul etmeye bir şartla razı oldum. Yolda yemek için getirdiğim yarım okka kadar ceviz vardı:

-Bu cevizleri alırsan, ben de senin paranı alırım! Dedim.

0, bana bir avuç para verdi, ben ona bir avuç ceviz verdim. Böylece ödeşmiş olduk.

Ayrılacağı sırada, tekrar adımı sordu:

-Mustafa, dedim.

-Benimki de Mustafa, ama, dedi, yanında “Kemal’i var. Mustafa ile Kemal, bir araya gelirse ne olur?..

Küçük kafamın içi, birdenbire karıştı. İlk defa olarak kendime:

-Sakın, dedim, bu atlı; Mustafa Kemal Paşa olmasın?…

Sonra etrafındakilerin ona karşı gösterdikleri saygılı hareketleri hatırlayarak; kararımı verdim:

-Odur!…Odur!…Gazi Paşadır! Ama kendisine onu tanıdığımı belli etmedim.,.

Giderken sordu:

-Beni, başka bir yerde görsen tanır mısın?.. Başımı salladım:

-Tanımaz mıyım ya… Sen Gazi Mustafa Kemal Paşasın!

Hayvanlarını dörtnala sürüp gittiler. Ben de sığırlarımı alarak çiftliğe döndüm.

Ertesi gün (16 Eylül) kaplıcalara çağırdılar. Kapıdan içeri girince, hiç şaşalamadım. Hemen gidip elini öptüm:

-Mustafa… Dedi, seni çiftliğime kahya yapacağım! İster misin?..

Sordum:

-Kahya ne demek?

-Çobanların en büyüğü odur!

Cevap vermedim. 0 tekrar sordu:

-Kahyalık işi için ayda dört lira versem yetişir mi?

- Siz bilirsiniz! Dedim. Gülümsedi.

- Hayır, Mustafa… Seni kahya yapmayacağım, mektebe göndereceğim. Orada okuyup yazma öğreneceksin!

Sevindim:

- Mektebe gönderiniz!… Bu, daha iyi… dedim.

Atatürk son yıllarını ülkü adını verdiği çok sevimli bir çocukla geçirmiştir. Yanından hiç ayırmak istemediği Ülkü’yü sık sık Çankaya’daki evine getirmiştir. Onunla şakalaşmıştır. Sıkıldığı zamanlarda Ülkü’yü getirmelerini istemiştir. Son hastalığında bile komadan çıktığında onu aramıştır. Bunun üzerine Ülkü yanına getirilmiş ve yatağın yanına oturmuştur. Ülkü’nün annesi Zübeyde Hanım’ın manevi kızı olarak yetiştirilmişti. Zübeyde Hanım Ülkü’nün annesini büyütmüş ve Selanik’te yerleşmesini sağlamıştır. Atatürk vefat ettiğinde Ülkü 5.5 yaşındaydı.

1921 yılında Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni (Çocuk Esirgeme Kurumu) kurmuş ve koruyuculuğunu da üstlenmiş olan Atatürk 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara hitaben :“Küçük hanımlar, küçük beyler sizler hepiniz atinin bir gülü, yıldızı, bir nuri istikbalisiniz, memleketi asıl nura gark edecek sizlersiniz. Kendinizi ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar” dem iştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİBLİYOGRAFYA

1. Bernard Caporal, Kemalizimde ve Kemalizm sonrasında Türk Kadını, Ankara, 1982.

2. Emel Doğramacı, “Atatürk Düşüncesi İle Türk Kadınının Çağdaşlaşması”, Haz.: Mehmet Saray — Hüseyin Tosun, Atatürk ve Çağdaşlaşma, Ankara, 2005.

3. Eren Akçiçek, Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü, Izmir, 2005.

4. Latif Daşdemir, “Atatürk ve Kadın” , Az Bilinen Yönleriyle Atatürk, Izmir,

2007.

5. Leyla Kaplan, Cemiyetlerde ve Siyasi Teşkilatlarda Türk Kadını (1908-

1960), Ankara, 1998.

6. Mehmet Karayaman, “Atatürk ve Aile” Az Bilinen Yönleriyle Atatürk”, Izmir, 2007.

7. N.Nurhan Kara, “Atatürk’te Çocuk Sevgisi ve Manevi Çocukları”, Az Bilinen Yönleriyle Atatürk, Izmir, 2007.

8. Tülin Içli, “Atatürk ve Aile”, Uluslararası 2. Atatürk Sempozyumu, Ankara, 1996.

9. Utkan Kocatürk, “Atatürk ve Aile”, Atatürkçü (2. Kitap), Istanbul,

1988.

Bir Cevap Yazın